Kıbrıs sorunundaki gelişmelerle ilgili olarak AB üyesi ülkelerin Kıbrıs Büyükelçileriyle gerçekleştirdiği toplantıda AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun yaptığı konuşma
Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak devam eden süreçler ve olası gelişmeler hakkında AKEL’in tutumu konusunda sizleri bilgilendirmek üzere yaptığımız daveti kabul ettiğiniz için Partimizin adına size teşekkür etmek isterim.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: BM Genel Sekreteri Guterres tarafından yeni bir girişimin başlatılmasını AKEL kayıtsız şartsız desteklemektedir. BM Genel Sekreteri Kıbrıs sorununa son derece vakıftır ve çözüme ulaşılması için önemli ölçüde zaman ayırmıştır, nitekim 2017’de Crans Montana’da stratejik bir anlaşmaya varılmasına ramak kalması da onun kişisel girişimi sayesinde mümkün olmuştur. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde çözüme yönelik somut bir gelişme ortaya çıkarsa, bu, yılsonunda görev süresi dolacak olmasına rağmen Sayın Guterres’in girişimiyle gerçekleştirilebilecektir.
Acilen çözüme ihtiyacımız var. AKEL’in uzun süredir savunduğu görüş, zamanın geçmesinin çözüm olasılıklarını zayıflattığı yönündedir; çünkü sahadaki koşullar bölünmenin kalıcı hale getirilmesine katkıda bulunmakta ve aynı zamanda kabul edilemez olduğu gibi aynı zamanda ülke ve halkımız için de tehlikeli de olan statükoya her iki toplumun büyük bir kesimini de alıştırmaktadır. Türkiye’nin hukuk dışı istilasını ve Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının büyük bir kısmının işgalini gerçekleştiği 1974 yılının o felaket dolu yazından bu yana elli iki yıl, 1964’teki toplumlararası çatışmalardan bu yana ise altmış iki yıl geçti.
Kıbrıs sorunundaki çıkmazı aşmayı ve müzakereleri yeniden başlatmayı amaçlayan gayri resmî ve genişletilmiş bir toplantı düzenleme olasılığının BM Genel Sekreteri tarafından değerlendirildiği bir aşamadayız. Sayın Guterres, Crans Montana’da sunduğu çerçeve modelini izleyerek, müzakereler için genel bir çerçeveyi oluşturacak pozisyonların ana hatlarını sunmak istemektedir. Bu çerçeve, Kıbrıs sorununun (dördü iç yanına, ikisi ise uluslararası yanına ilişkin) altı temel başlığını içermektedir ve Sayın Guterres sağlanan temel yakınlaşmaların yanı sıra, beklemede olan konulara ilişkin kendi yaklaşımlarını da buna dâhil etmiştir.
BM Genel Sekreteri benzer bir yaklaşım izleyerek, gelmiş geçmiş en uzun süreli çıkmazın aşılmasını ve etkili, sonuç odaklı ve kısa bir zaman dilimi içinde nihayete erdirilebilecek bir süreç yönünde ilerlenmesini açıkça hedeflemektedir.
Bu tablo karşısında ve yeni girişimin başarı şansını güvence altına almak amacıyla, bize göre aşağıdaki adımların atılması elzemdir:
- Müzakereler 2017’de kesintiye uğradığı noktadan yeniden başlatılmalı ve buna bağlı olarak —sayıları ve önemleri dikkate değer olan— yakınlaşmalar korunmalıdır. Crans Montana konferansının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, BM Genel Sekreteri’nin tutumunun -hiç de tesadüf olmayan bir şekilde- birkaç yıl boyunca bu olduğunu sizlere hatırlatmak isterim. Büyük bir çaba ve yoğun bir emekle sağlanan yakınlaşmalar bozulacak olursa, yeniden anlaşmaya varmanın son derece zor olacağı bilinmektedir, nitekim bu durum bugün de kesinlikle geçerliliğini korumaktadır. Özellikle de hayati önem taşıyan konularda.
- Müzakerelerin tam olarak nerede çıkmaza girdiği konusunda, iki taraf arasındaki olası anlaşmazlıkları gidermek için yakınlaşmalar BM tarafından kayıt edilmelidir. Yani, BM Genel Sekreteri’nin o dönemdeki Temsilcisi Sayın Downer tarafından 2013 yılında başarıyla uygulanan aynı yöntem izlenmelidir. Aksi takdirde, tam olarak nerede kaldığımız konusunda yeni ve sonu gelmez bir tartışmaya girileceğinden büyük endişe duyuyoruz.
- Taraflar bu kayıtların doğruluğuna ilişkin dikkate alınacak olan görüşlerini sunmalı ve ardından da yakınlaşmaların nihai listesi sunulmalıdır.
- Tarafların her biri, yakınlaşmalarda değişiklik talep edebilir; şayet bu talepler diğer tarafça kabul edilmezse, mevcut yakınlaşmalar geçerliliğini korumalıdır.
- Yakınlaşmaların korunması, üzerinde hâlihazırda uzlaşılmış konulara dair sözde «yeni» fikirler öne sürmeye yönelik her türlü gerekçenin dışlanmasını sağlar. Siyasi muhakeme yeteneği en temel düzeyde olan biri bile, üzerinde hâlihazırda uzlaşılmış konulara dair herhangi bir «yeni» fikrin, yeni anlaşmazlıklara ve bitmek bilmeyen tartışmalara yol açacağını kavrayabilir. Dolayısıyla, «yeni» fikirler çözüme giden mesafeyi kısaltmayacak, aksine uzatacak ve bugünkünden çok daha zorlu bir hale getirecektir.
- Olası «yeni» fikirlere değinme sorumluluğunu hissediyorum, çünkü diplomatik ve gazetecilik çevrelerinde, böyle bir yaklaşımın hayata geçirilmesine hâlihazırda başlandığına dair senaryolar yaygın bir şekilde dolaşmaktadır. Bu dört ana senaryo şunlardır:
- a) Federasyonun yetkilerinin köklü bir şekilde kısıtlanması yoluyla desetralizasyonu. Dünyada, merkezi olmayan federasyonlar mevcuttur, ancak bu konu, federasyonun niteliğini ve içeriğini tanımlayan yetkiler üzerinde mutabakata varıldığından Kıbrıs örneğinde artık söz konusu değildir. O zaman bu konu neden açılıyor? Yeni anlaşmazlıklar eklemek için mi?
- b) Devlet sisteminin —üzerinde mutabık kalındığı üzere— başkanlık sisteminden parlamenter sisteme dönüştürülmesi. Peki, Kıbrıs’ın koşullarında neden parlamenter sistem yerine başkanlık sistemi tercih edildi? Bunun nedeni, başkanlık sisteminin —özellikle Kıbrıs’ın kendine özgü nitelikleri (siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon) göz önüne alındığında— parlamenter sisteme kıyasla çok daha yüksek düzeyde sistemsel istikrar sağlamasıdır. Dönüşümlü başkanlık sisteminin; çapraz ve ağırlıklı oylama ile birlikte olması konusunda varılan uzlaşma, Kıbrıslırumlara ve Kıbrıslıtürklere, başkanlık ve başkan yardımcılığı konusunda ilk kez ortaklaşa karar verme fırsatı tanıyor. Bakanlar Kurulu kararlarında; siyasi eşitliğin hayata geçirilmesinin temel taşını oluşturan bir olgu olan olumlu oy da son derece önemlidir. Yeni tartışmalar başlatarak bunları da mı kaybedelim?
- c) 1960’ın garanti sisteminin farklı bir garanti sistemiyle değiştirilmesi ve NATO’nun sürece dâhil edilmesi konusu. Bu sözde «yeni» fikir, BM Genel Sekreteri’nin Çerçevesi’ne dâhil ettiği kavramla çelişmektedir. Bu konuda BM Genel Sekreteri, garanti sisteminin lağvedilmesi ve yerini çözümün hayata geçirilmesine yönelik bir mekanizmanın alması gerektiği yönünde net bir tutum sergilemektedir. Ayrıca, işgal birliklerinin kısa bir süre içinde adadan ayrılmasını ve tek taraflı müdahale hakkının kaldırılmasını öngörmektedir. Kimilerinin, üstelik NATO’nun da dâhil edilmesiyle, garanti sistemini sürdürme olasılığına dair zemin yoklama konusundaki ısrarı, garanti sistemini sona erdirme yönündeki yaklaşımdan sapmakta ve durumu daha da kötüleştirmektedir.
Bu noktada, NATO’nun herhangi bir şekilde müdahil olmasını öngören her türlü çözüme AKEL’in karşı olduğunu vurgulamak isterim. Avrupa Birliği çözümün hayata geçirilmesini etkili bir şekilde sağlama kapasitesine sahip olan mekanizmalara —hem de bunu askeri araçlara başvurmadan yapabilecek mekanizmalara— sahiptir. Kıbrıs sorununa NATO’nun müdahil olmasını düşünenlerin, hesaplarına AKEL’i dâhil etmemeleri gerekir. Kıbrıs’taki duruma aşina olanlar, AKEL’in desteği olmadan bir çözümün kamuoyu desteğini kazanamayacağını kolaylıkla kavrayabilirler.
- d) Kıbrıs sorununa aşamalı bir çözüm —aslında yaklaşık iki yıllık bir süreyi kapsayacak bir çözüm— getirilmesine ilişkin senaryolar da ortalıkta dolaşıyor. Bu tür yaklaşımlar da kabul edilemez. Kıbrıs meselesinin özünü oluşturan temel konuların, ileride üzerinde anlaşmaya varılacağı umuduyla askıda bırakılması ve aynı zamanda havaalanları ile limanların işletilmesi gibi konularda sahada ciddi oldubittilerin oluşturulması kabul edilemez. Bu tür yaklaşımlar, yeniden birleşmeyi sağlayacak bir çözüme değil; büyük olasılıkla bölünmenin kalıcı hâle gelmesine yol açar.
AKEL’e göre, eğer herkesin samimi siyasi iradesi çıkmazın aşılması ve çözüme ulaşılması yönündeyse, en hızlı ve en etkili yol, başardıklarımızı korumak ve geriye kalan hâlâ görüşülmesi ve mutabakata varılması gereken konulara odaklanmaktır. Bunun dışındaki tutumlar durumu daha da karmaşıklaştıracak ve yeni çıkmazlara yol açacaktır. Bu anlayışa dayanan, ayrıca gerek AB–Türkiye ilişkileriyle gerekse enerji alanıyla ilgili araçların ve çıkarların değerlendirilmesini de içeren bir yol haritası, sürecin kısa sürede olumlu bir sonuca ulaşmasına yönelik çabalara son derece önemli katkı sağlayacaktır.