Kara yıldönümleri için Meclis’in gerçekleştirdiği özel oturumda AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun yaptığı konuşma
Yerolakkos’taki evimizin üzerinde uçakların uğultusunu duyduğumda sabah çok erkendi, saati tam hatırlamıyorum. Dışarı çıktık ve gökyüzüne baktığımızda, Attila’nın çok sayıda nakliye uçağının köyümüzün üzerinde yavaşça ve alçaktan uçtuğunu, komşu Kıbrıstürk köyü Gönyeli’nin üzerinde daireler çizdiğini ve taşıdıkları paraşütçüleri hiçbir direnişle karşılaşmadan bölgeye bıraktığını gördük. Günlerden 20 Temmuz’du ve o an Türkiye’nin harekâtının başladığı belli olmuştu.
Çocukken büyüklerin siyasi tartışmaları sırasında hakkında konuştuklarını duyduğum Türkiye’nin istilası. Makarios’u devirmek amacıyla bir darbe gerçekleşmesi halinde bunu Türkiye’nin istilasının izleyeceği biliniyordu. Buna rağmen Atina cuntası, Grivas tarafından 1971’de kurulan ve aşırı sağcı, eli kanlı bir örgüt olan EOKA B ile birlikte, Türkiye’nin istilasına zemin hazırlayan darbeyi gerçekleştirdiler. İşte tam da bu nedenle, EOKA B’yi ve cuntayı aklamaya çalışanların «ulusal ihanet» olan darbeyi “akılsızca yapılmış bir hareket” olarak nitelendirmeleri kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır.
Glafkos Klerides’in 25 Nisan 2007’de Kıbrıs Temsilciler Meclisi’nin Kıbrıs Dosyası Komitesi’ndeki ifadesinde «katil» olarak nitelendirdiği Grivas.
Türkiye’nin istilasından ve Beşparmak’taki utanç hilalinin her gün hatırlattığı işgalinden 52 yıl sonra, bugün bile, katil Grivas’ı bir kahraman olarak onurlandıran partiler ve örgütler var.
Cunta ve EOKA B tarafından gerçekleştirilen darbe sadece Türkiye’ye istila için gerekçe sunmak amacıyla yapılmadı, aynı zamanda ölüm ve yıkım saçarak ilerleyecek olan birliklerinin adaya çıkmalarını ve ilerlemelerini kolaylaştırmak amacıyla da düzenlendi. İşte bu nedenle, istilanın ilk kritik saatlerinde darbeciler, kayda değer herhangi bir direnişin olmasına izin vermediler. Darbecilerin vatana ihaneti çok büyüktü! Türkiye’nin istilasını gerçekleştirdiği gün Atina’da gecikmeli olarak toplanan Savaş Konseyi’nde diktatör Dimitris İoannidis’in söyledikleri de bu ihanetin boyutlarını ortaya konmaktadır: “…Bırakın ilerlesinler, Limanı ve Girne’yi ele geçirip Lefkoşa’ya dayandıklarında duracaklar; bundan eminiz.” Ancak diktatör İoannidis’in kendinden emin sözlerinin aksine, istilacılar durmadılar. Lapithos ve Karavas’ı ele geçirdiler; ardından Apostolos Andreas’a, Mağusa’ya ve Omorfo’ya ulaştılar. Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarının %37’sini işgal edene kadar durmadılar.
Darbe ve Türkiye’nin istilası Kıbrıs’ı bölmeye yönelik aynı planın iki tarafıydı. Zaman geçtikçe Türkiye’nin dayatmaya çalıştığı şey. O döneme ait kayıtlarda belgelendiği üzere, bu plan Yunanistan’ın cuntacılarının ve Ankara’nın militarist yöneticilerin katılımıyla, 1971’de Lizbon’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları toplantısında kararlaştırılmıştır.
Bugün Kıbrıs içindeki ve dışındaki kimi çevrelerin ve siyasetçilerin Kıbrıs sorununun çözümü çerçevesinde ülkenin ve halkımızın garantörü olarak konumlandırmaya çalıştıkları NATO. Bazıları açıklamalarında, «artık NATO değişti diye» iddia ediyorlar. Ancak bu görüşü savunanlar, en azından Ankara’daki son NATO Zirvesi’ne bir göz atma zahmetine katlansınlar. NATO’cular tarafından Türkiye’ye verilen stratejik rol orada bir kez daha ortaya kondu. Ankara’nın tüm taleplerini karşıladılar. Kıbrısrum tarafının garanti sisteminin sona erdirilmesi yönündeki daimî tutumuna rağmen, Türkiye’nin Kıbrıs’ta garantörlük rolünü —bu kez NATO aracılığıyla— üstlenmesini bir kez daha kabul edecek miyiz? Biz AKEL olarak; tıpkı EOKA B terörüne, o hain darbeye ve Türkiye’nin istilasına karşı mücadelenin ön saflarında yer alan diğer sıradan insanlarla birlikte nasıl karşı çıktıysak gibi buna da karşı çıkacağız.
Kara yıldönümlerinin kınandığı Meclis’in bugünkü etkinliğinde, 1974’te neredeyse silahsız ve ihanete uğramış bir haldeyken istilaya karşı durdurmaya çalışan şehit kahramanları AKEL olarak saygıyla anıyoruz. İşgal altındaki topraklarımızın kime ait olduğunu herkese hatırlatan varlıklarıyla; kayıp şahıslarımızı ve mahsur durumda olanları saygıyla anıyoruz.
Vatanımızın özgürlüğünü ve toprak bütünlüğünü savunmaya koşanları, savaş esirlerini, yaralıları ve gazileri saygıyla anıyoruz.
Kendi yurdunda mülteci olanları, savaşın vahşetine maruz kalan herkesi, ama her şeyden önce, tecavüze uğrayan ve o şiddetin derin manevi yaralarını hâlâ taşıyan kadınları saygıyla anıyoruz.
Grivas’ın EOKA B’sinin terörüne ve faşizmine ve ayrıca o hain darbeye karşı durarak, Kıbrıs’ı yaklaşan felaketten kurtarmak amacıyla mücadele eden Demokratik Direniş’in kahraman savaşçılarını saygıyla anıyoruz.
Onlara gerçek anlamda saygı göstermek, Kıbrıs’ta yaşanan felakette siyasal güçlerinin ağır sorumluluğunu gizlemek isteyenlerin tarihsel gerçekleri çarpıtma girişimlerine karşı her zaman tarihsel gerçekleri savunmayı ve tarihsel belleğin unutulup gitmesine karşı koymayı gerektirir.
Tarihsel yıl dönümlerinin önemi, yalnızca olayları öne çıkarmak veya insani değerler ve idealler uğruna mücadele edip bunları savunanlara hak ettikleri saygıyı göstermekle sınırlı değildir. Tarihsel yıl dönümlerine yapılan atıflar, her zaman geleceği gözeterek yapılmalıdır. Tarihsel gerçeğe saygı duyulduğunda, tarihsel deneyim geleceğe giden yolda güvenilir bir rehber işlevi görebilir. Ve önümüzdeki yol zorlu; çünkü ülkemiz, Türkiye’nin işgalinin kalıcılaşması tehdidi altındadır.
Kıbrıs’ın tarihsel gerçeği NATO’cu çıkarlar uğruna ülkemizin kurban edildiğini, bu çıkarlara milliyetçi söylemler ve faşist uygulamalarla darbeyi gerçekleştirenlerin hizmet ettiğini ortaya koymaktadır.
Ancak aynı zamanda, Kıbrıs’ın bağımsızlığının ilk yıllarında Kıbrıslırum elitlerin egemen çevrelerine hâkim olan yanılsamaların bu gelişmelerde oynadığı rolü de göz ardı edemeyiz. Bu yanılsamalar, Zürih-Londra Anlaşmaları sonucunda ortaya çıkan bağımsız ve iki toplumlu devleti desteklemek yerine, bizzat o çevrelerin de desteklemiş olduğu Enosis politikasına geri dönüş hedefiyle bağlantılıydı. Bu kesimler, bağımsız devleti istenmeyen bir durum, bağımsızlığı ise Enosis’e giden yolda bir basamak olarak görüyorlardı.
Buna karşılık, Kıbrıstürk toplumundaki egemen elitler Türkiye’nin tam desteğiyle, bağımsızlığı Taksim yönünde atılmış bir adım olarak görüyor ve bu nedenle bağımsız devleti baltalıyorlardı. Yeni kurulan iki toplumlu devlet gerekli destekten yoksundu ve daha en başından, 1963-64 yıllarındaki toplumlararası çatışmalarla ve Yeşil Hat’tın çizilmesi ile Kıbrıstürk yerleşim bölgelerinin (enklavların) oluşturulmasıyla ilk bölgesel ve demografik ayrışmayla sonuçlanan sorunlar baş gösterdi. 1960 anlaşmalarına sadık kalınmaması ve bağımsız, iki toplumlu devletin altının oyulması Kıbrıs’ımızın aleyhine tezgâhlanan komplolara için elverişli bir zemin hazırladı.
Tarihsel tecrübe, üzerinde mutabık kaldığımız konularda tutarlı kalmamız gerektiğini göstermektedir. Sadece Kıbrıs’a özgü değil, aynı zamanda küresel nitelikte olan bu tarihi çıkarım, özellikle de Kıbrıs sorunuyla ilgili olası önemli gelişmelerle karşı karşıya olduğumuz şu kritik aşamada, politikamıza her zaman yön vermelidir.
Çözüm zemininin siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon olduğu konusunda anlaştığımızı ve bunu defalarca teyit ettiğimizi unutmamalıyız. BM’nin onlarca kararının da bunu öngörmekte olduğunu ve bu durumun, özgürleştiren ve yeniden birleştiren bir çözüme ulaşma konusunda kendisinden destek talep ettiğimiz AB tarafından da desteklenen çözümün temelini oluşturmakta olduğunu unutmamalıyız.
Gelişmeler Kıbrıs sorunu tarihindeki en uzun süren çıkmazın aşılması hedefiyle BM Genel Sekreteri’nin gayri resmî ve genişletilmiş bir toplantı düzenleme niyeti doğrultusunda şekilleniyor. Sayın Guterres’in bu niyetinin ışığında, Kıbrısrum tarafı Genel Sekreter’in niyetini destekleyip tam iş birliği yönünde siyasi iradesini ortaya koyarak kararlılık ve özgüvenle hareket etmelidir.
2017’de Crans Montana Konferansı’nda kesintiye uğrayan ve Sayın Guterres’e göre, stratejik bir anlaşmaya varmaya sadece bir mil kalmış olduğumuz müzakerelere kalınan yerden devam edilmesi konusundaki görüşümüzü öne çıkarmalıyız.
Müzakerelere kesintiye uğradıkları yerden yeniden başlanması bugüne kadar varılan — önemli ve çok sayıdaki— yakınlaşmaların korunmasını gerektirir. Gerçekte, Kıbrıs sorununun temel başlıkları arasında beklemede olanlar mülkiyet meselesi ile işgal birliklerinin geri çekilmesi, güvenlik ve çözümün uygulanmasına ilişkin konulardır.
Yakınlaşmaların korunması ve henüz çözüme kavuşturulmamış konulara odaklanılması yalnızca ulusal sorunumuzu çözme ihtimalini canlı tutmakla kalmaz, aynı zamanda çözüme giden yolu da kısaltır. Bu da işgalin yarattığı fiili durumu pekiştirmek ve Kıbrıs’ta iki devlet kurma politikasıyla bölünmeyi öne çıkarmak amacıyla zamanın çözüme ulaşamadan geçmesinden yararlanan Türkiye tarafından öncelikle uygun siyasi irade gösterildiği takdirde başarılabilir. İki devletli çözüm asla kabul etmeyeceğimiz bir politikadır. Ancak politika değişikliği ve iki bölgeli iki toplumlu federasyon modelinden vazgeçilmesi çağrısında bulunanlar bunun nihayetinde Türkiye’nin iki devletli çözüm söylemine hizmet ettiğinin farkına varmalıdır.
Sıklıkla şu soru gündeme getiriliyor: Türkiye Kıbrıs’ı özgürleştiren ve yeniden birleştiren bir çözümü ister mi? Türkiye’nin niyetini sınamanın tek yolu müzakerelerin kesintiye uğradığı yerden yeniden başlatılması yönünde ısrarcı olup sorumluluklarını kendisine hatırlatmaktır. Türkiye yasa dışı bir şekilde nüfus taşınmasıyla, Kıbrıslırum mülklerinin peşkeş çekilmesiyle ve Kıbrıstürk toplumunun yapısını değiştirme yönündeki çabalarıyla işgalin yarattığı fiili durumları pekiştirmek için çıkmazdan ve zamanın geçmesinden yararlanmaktadır. Onu rahat ve baskıdan uzak bırakmayalım. Kısa zamanda çözüme ulaşmak amacıyla, müzakereleri yeniden başlatmak için elimizdeki tüm yolları ve imkânları sonuna kadar değerlendirelim.
Çözümsüzlük sadece bir çözüm olmamakla kalmıyor, aynı zamanda hem Kıbrıslırumlar hem de Kıbrıslıtürkler için, halkımızın tümü için tehlikelere gebe olmaya devam ediyor. Ülkemizi ve halkımızı özgürleştirecek ve yeniden birleştirecek olan çözüm bunca acıları çeken bölgemizde ülkemizi bir barış, istikrar ve iş birliği köprüsüne dönüştürebilir.
Ve en önemlisi, çözüm halkımızın, kahramanlarımızın, acı çeken herkesin mücadelelerini ve fedakârlıklarını hak ettikleri sonuca ulaştıracaktır. AKEL tutarlılık, süreklilik ve yapıcı bir yaklaşımla hareket ederek, bu kadar çok arzulanan çözüme ulaşılması için tüm gücüyle çalışmaya devam edecektir.