Home  |  Açıklamalar   |  2026 Bütçesinin Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun yaptığı konuşma

2026 Bütçesinin Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun yaptığı konuşma

Her bütçe, sosyoekonomik bir araç olarak, hükümet politikasının önceliklerini ve her hükümetin ekonomi ile toplum arasındaki ilişkiyi belirleyen felsefesini yansıtır.

 

Bu, Hristodulidis Hükümeti’nin üçüncü bütçesidir. Bu bütçe de –öncekiler gibi– topluma bir perspektif sunmayan, tek boyutlu bir mali idare anlayışına dayanmaktadır.

 

Aynı politikanın tekrarlanan modeli Hristodulidis Hükümeti’nin yurttaşlar ve toplumdan ziyade rakamlarla daha fazla ilgilendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

Bu bütçe, devletin artan idari ihtiyaçlarını karşılamakta; ancak toplumsal bütünlüğün ve refahın geliştirilmesine yatırım yapmamaktadır.

 

Bunun nedeni ücretlerin satın alma gücünün yeniden kazanılması, hayat pahalılığı ve eşitsizliklerle mücadele, konut krizi, elektrik ve yakıtın yüksek maliyeti ve genel olarak yaşam maliyetinin yüksekliği gibi büyük sosyoekonomik sorunların çözümünü öncelik olarak önüne koymamasıdır.

 

Ayrıca bu bütçe etkili sosyal politikaların geliştirilmesi için gerekli hayati altyapının ve araçların eksikliğine de çözümler sunmamaktadır.

 

Bu nedenle, ekonomimiz bir yandan mali istikrar ve göstergelerde iyileşme kaydederken, diğer yandan sosyal eşitsizlikler ve gelir eşitsizlikleri, ekonomik güvencesizlik ve dar ve orta gelirli gruplar için yoksullaşma tehlikesi artmaktadır.

 

Ekonomiye ilişkin göstergeler yükselirken, toplumun çoğunluğu giderek daha zor koşullarda yaşamaktadır.

 

Ekonominin temel göstergeleri iyileşme kaydederken, ekonomik modelimizin sürdürülebilirliği AB içindeki en kötü performanslardan birine sahip olduğu görülmektedir.

 

Birleşmiş Milletler’in 17 sürdürülebilir kalkınma hedefinden yalnızca ikisini hayata geçirebildik.

 

Tüm bunlara Hristodulidis Hükümeti’nin bu sorunları somut ve bütüncül politikalarla ele alma konusundaki zaaflarını, yetersizliğini ya da isteksizliğini de eklersek, toplumun karşı karşıya olduğu sorunların neden artmaya ve giderek tırmanmaya devam edeceği kolayca anlaşılabilir.

 

Bu bütçe toplumun ihtiyaçlarına yanıt vermemektedir.

 

Ne sürdürülebilir, dayanıklı ve toplumsal yönelimli bir ekonomi için uzun vadeli bir stratejiye hizmet etmekte, ne de gelecek kuşakların geleceğini güvence altına almaktadır.

 

Sonuç verici ve toplumsal açıdan adil bir kalkınma modeli için gerekli vizyon ve stratejik planlama eksiktir.

 

Bu nedenlerle AKEL, bu yıl da bütçeye karşı oy kullanacaktır.

 

Bu tutum son derece politiktir: Bütçenin felsefesi, içeriği, yönelimleri ve Hükümetin öncelikleriyle hemfikir değiliz.

 

Hükümetin sosyoekonomik politikasıyla hemfikir değiliz.

 

Hükümetin, ekonomik göstergelerle yetinip çoğu zaman kendini övmesiyle; kalkınma modelimizin istikrarı ve sürdürülebilirliği konusunda en azından sorgulama yapmamasıyla ve toplumun yaşadığı zorlukları ve sorunları görmezden gelmesiyle hemfikir değiliz.

 

Kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı Hristodulidis “Son on yılların en iyi ekonomik durumundayız” dedi.

 

Peki hükümettekiler halkın ne yaşadığını hiç düşündüler mi?

 

Kendilerini hiç düşük maaşlı emeklilerin, dar gelirli çalışanların ve ay sonunu getiremeyen kırılgan grupların yerine koydular mı?

 

Fiyatların uçup gittiği bir ortamda konut sahibi olamayan gençlerin ve ailelerinin yaşadığı kaygıların ne kadar büyük olduğunu hiç sorguladılar mı?

 

Bankaların ve kredi satın alma fonlarının baskıları altında mal varlıklarını kaybeden ya da kaybetme riskiyle karşı karşıya olan binlerce borçlunun ne hissettiğini hiç düşündüler mi?

 

Tüm veriler dar ve orta gelirli katmanların yaşadığı zorlukları ve kaygıları hükümettekilerin ve hükümetin politikalarına destek veren ya da hoşgörü gösteren partilerin anlayacak duyarlılığa sahip olmadığını ortaya koymaktadır.

 

Meslektaşlar,

2026 Bütçesi gerçekten artışlar içermektedir. Ancak devlet gelirlerinin önemli bir kısmı üretken yatırımlara değil, hayat pahalılığı nedeniyle artan vergi gelirlerine dayanmaktadır.

 

Üretken olmayan harcamalar kalıcı hale gelmekte ve bu durum devletin sosyal ve kalkınma politikalarına yatırım yapma imkânlarını sınırlamaktadır.

 

Bu durum hükümetin sosyal, yeşil ve dijital politikaları güçlendirmek yerine rezerv biriktirmeyi tercih etmesi nedeniyle daha da belirgin hale gelmektedir. Ekonomi daha fazlasını yapabilecek durumdadır, ancak hükümet gerekli yatırımları yapmamayı seçmektedir.

 

Hükümet, bütçede sosyal yardımların 142 milyon avro arttırılmasının sosyal duyarlılığının bir göstergesi olduğunu iddia etmektedir.

 

Bu iddianın, bütçe hakkındaki görüşmeler sırasında hükümeti destekleyen partilerin milletvekilleri tarafından sıkça dile getirileceğinden eminim.

 

Ancak bu artışı analiz ettiğimizde, bunun esas olarak Genel Sağlık Sistemi’ne yapılan genel devlet katkısının 101 milyon avro arttırılmasından kaynaklandığını göreceğiz.

 

Geriye kalan 41 milyon avroluk artış, artan sosyal ihtiyaçları karşılayabilir mi? Cevap: hayır!

 

Sosyal yardımlardaki artışlar sınırlı ve acil sosyal ihtiyaçları karşılamak için yetersizdir.

 

Dahası, sosyal yardım ve konut harcamalarının bütçe giderleri içindeki payı daha da azalmaktadır.

 

Bunlar, sosyal politikanın temel araçlarıdır ve yetersiz şekilde finanse edilmektedir.

 

2025 için büyüme oranı 2024’teki %3,4’ten %3,1’e hafif bir yavaşlama gösterirken, büyümenin ana itici gücü özellikle ithal mallara yönelik özel tüketimdir.

 

Gerçek büyümenin itici gücü olan üretken yatırımlar yalnızca %13 düzeyindedir ve AB ortalaması olan %22’nin çok gerisinde kalmaktadır.

 

Tüketime aşırı bağımlılıkla üretken yatırımların düşük oranının birleşimi yapısal bir sorun teşkil etmektedir ve hükümet bütçede bu soruna değinmemektedir.

 

Kalkınma bütçesinin, özellikle altyapı projelerinin belkemiğini oluşturan eş finansmanlı projelerde hayata geçirilme oranının düşük olması büyük bir sorundur.

 

2024 yılında bu oran yalnızca %61 seviyesinde kalmıştır.

 

Buna ek olarak, Baf–Poli Hırsofu yolu veya Vasiliko’daki proje gibi büyük projelerin zamanında tamamlanmaması ya da çıkmaza girmesi de eklendiğinde, sorun daha da büyümektedir.

 

Ancak kalkınmayla ilgili en olumsuz unsur, toplumsal ve çevresel sürdürülebilirlik kazandırabilecek (Sağlık, Eğitim, Çalışma, Tarım, Araştırma/İnovasyon/Dijital Politika) Bakanlıklarının / Bakanlık Müsteşarlıklarının kalkınma harcamalarına ayrılan finansmanının azalmaya devam etmesidir. Toplam azalma beş yıllık bir dönemde neredeyse %15’e ulaşmaktadır (2023’te kalkınma harcamalarının %43’ünü oluştururken, 2026’da %34’e düşmekte ve 2028’de %28 seviyelerinde olacağı öngörülmektedir).

 

Altyapı projelerine ayrılan harcamalar %11, yol projelerine ayrılan harcamalar ise %6 oranında azalmaktadır.

 

Vergi gelirleri, Bütçe gelirlerinin toplamının %80’ini oluşturmaktadır. Bu gelirler hâlâ (%38 oranındaki) doğrudan vergilere kıyasla daha çok (%42 oranındaki) dolaylı vergilere dayanmaktadır; servetin katkısı (yani emlak vergileri ve sermaye kazançları vergisi) ise yalnızca %2 düzeyindedir. Dolaylı vergiler dar ve orta gelirlileri orantısız biçimde olumsuz etkilerken, servetin düşük katkısı toplumsal ve gelir eşitsizliklerini yeniden üretmekte ve güçlendirmektedir.

 

Bu sosyal adaletsizlik —yani orta sınıfların yüksek katkısı ve servet sahibi kesimlerin düşük katkısı— “vergi reformu” ile sadece korunmakla kalmayacak, daha da artacaktır. Hükümetin “vergi reformu” önerisi toplumun %50’sini kapsamamakta, hayat pahalılığı ve dolaylı vergilerin kıskacına maruz durumda bırakmaktadır.

 

Hiçbir yeni vergi olmayacağı iddiası bir mittir. Hane halkları artan hayat pahalılığı nedeniyle zaten artan vergiler ödemektedir. Buna ek olarak, yeni vergiler kapıdadır. Bunlar, DİSİ hükümetinin AB’ye karşı önerdiği ve taahhüt ettiği, mevcut hükümetin de geri çekmediği sözde “yeşil vergilerdir”. DİSİ “hiçbir yeni vergi yok” derken, “yeşil vergilerin” uygulanması taahhüdünde bulunduğunu hatırlıyor mu? DİSİ için “hiçbir yeni vergi yok” sloganı sadece yalnızca servet ve aşırı kâr sahibi kesimler için geçerlidir.

 

Ekonomik yüklerin dağılımının mümkün olduğunca adil olması gerektiğini savunuyoruz. Bu da servetin ve yüksek gelir sahiplerinin daha fazla vergilendirilmesi, buna karşılık düşük gelir gruplarının vergiden muaf tutulması ya da vergi yüklerinin hafifletilmesi anlamına gelmektedir.

 

Toplum merkezli bu hedefin hayata geçirilmesi için aşağıdakileri içeren bir dizi öneriyi sunmuş bulunuyoruz:

 

  1. Vergiden muaf gelir tutarının 22.500 avroya yükseltilmesi.

 

  1. Dar ve orta gelirli grupların lehine olacak şekilde vergi oranlarında değişiklikler yapılması.

 

  1. 100 bin avronun üzerindeki çok yüksek gelirler için yeni bir vergi diliminin getirilmesi.

 

  1. Vergi dilimlerinin yeni ekonomik koşullara uyum sağlaması için her üç yılda bir enflasyona göre güncellenmesi.

 

  1. Ailelere sağlanan vergi indirimlerinin sınır ve tutarlarında değişiklik yapılması.

 

  1. İhtiyat / Emeklilik Fonlarının gelir vergisinden muaf tutulması.

 

  1. Vergi reformu önerilerini hazırlayan ekibin önerdiği şekilde, değeri 3 milyon avronun üzerindeki taşınmaz malların vergilendirilmesi.

 

  1. Varlıklarına ve/veya cirolarına bağlı olarak büyük şirketlere kademeli vergi uygulanması.

 

  1. Konut politikalarının finansmanı ve enerji yoksulluğuyla mücadele amacıyla bankaların ve enerji şirketlerinin aşırı kârlarının vergilendirilmesi.

 

  1. Elektrikte KDV’nin kalıcı olarak %5’e düşürülmesi; (örneğin bebek ürünleri ve annelik ürünleri gibi) temel ihtiyaç maddelerinde sıfır oranında KDV uygulanması; ana konutun iyileştirilmesi ve genişletilmesi için %5 oranında indirimli KDV uygulanması.

 

Bunlar, vergi yüklerinin yeniden dağıtımının, az sayıdaki ayrıcalıklı kesim yerine çoğunluğun yararına olacak şekilde rasyonelleştirilmesine yönelik önerilerimizin bir kısmıdır.

 

Meslektaşlar,

Yeni Bütçede harcamalardaki artış hızı gelirlerdeki artış hızının üzerinde olmaya devam etmektedir. Bu dengesizlik giderilmediği takdirde, sosyal ve kalkınmaya yönelik harcamaların kısıtlanması yönünde baskılara yol açacaktır.

 

Harcamalardaki artış hızından söz ederken, ülkemizin mali istikrarını tehdit eden bazı tehlikeli meselelerden bahsetmemek mümkün değildir.

 

Beklemede olan konulardan biri, Vasiliko’daki doğal gaz terminalidir. Anastasiadis–DİSİ Hükümeti’nin gerekli deneyime sahip olmayan bir şirkete skandal bir şekilde verdiği bu proje çok sayıda soruna yol açmış ve nihayetinde Temmuz 2024’te durdurulmuştur. Projeye ilişkin süreçlerin Avrupa Savcılığı tarafından soruşturulduğu ve hatta Avrupa finansmanını kaybetme riskinin olduğu bilinmektedir.

 

Yaklaşık 300 milyon avro sermaye maliyeti olan bir proje için bugüne kadar inşaatlar, araştırmalar, tahkim süreçleri ve yatırımlar (örneğin Kıbrıs Elektrik Kurumu’nun 6. ünitesi) kapsamında yaklaşık 500 milyon avro ödenmiştir ve beklemedeki süreçlerin sonucuna bağlı olarak toplam maliyet 1 milyar avroya yaklaşabilir.

 

Bu maliyete, vergi mükelleflerinin emisyon bedelleri ve pahalı elektrik için ödediklerini de eklersek, DİSİ Hükümeti’nin vergi mükelleflerinin omuzlarına bıraktığı çok büyük masraflı mirasın boyutları daha iyi anlaşılır.

 

Hatırlatmak isteriz ki 2018’den 2025’in ilk yarısına kadar ülke olarak 1,3 milyar avro ödedik ve bu tutar tüketicilerin faturalarına yansıtıldı.

 

Maliye açısından tehlike oluşturan bir diğer beklemedeki konu ise, yine Avrupa Savcılığı tarafından soruşturulan, “meşhur” GSI, Kıbrıs’ın elektrik enterkoneksiyonu projesidir.

 

Proje durdurulmuş olmasına rağmen masrafları devam etmektedir. Hristodulidis Hükümeti yaptığı kötü anlaşmalar nedeniyle ülkemizi milyonlarca avroluk yükümlülükler altına sokmuştur.

 

GSI’nin nihai maliyeti bugün 1,9 milyar avro olarak hesaplanmaktadır, ancak çeşitli öngörüler bu tutarın 3 milyar avroya kadar çıkabileceğini göstermektedir.

 

Projenin hayata geçirilmemesi durumunda bile vergi mükellefleri ağır bir bedel ödemek zorunda kalacaktır: şimdiden Yunanistan Elektrik İletim Operatörü’ne (ADMİE) 82 milyon avro ödenmesi kabul edilmiştir ve projenin iptali 150 milyon avroyu aşan bir maliyete yol açabilir.

 

Bunlar, çeşitli şirketlerden gelebilecek olası ek talepler hesaba katılmadan söylenmektedir.

 

Hatırlatırım ki gerek Vasiliko’daki proje gerekse GSI projesi ile ilgili temel kararlar DİSİ hükümeti döneminde alınmıştır.

 

Ancak bugünkü Hükümet çok sayıdaki açıklamalarına ve vaatlerine rağmen, ne yazık ki sorunları çözmek bir yana, onlara yenilerini eklemiştir.

 

Hükümetin Sosyal Sigortalar Fonu’ndan aşırı borçlanması da kamu maliyesi açısından bir başka tehlikeyi oluşturmaktadır. Bu borçlanma 12 milyar avroya ulaşmıştır.

 

Bu yolla Hükümet, kamu borcunun azaldığı izlenimini vermek istemektedir; ancak böylece Sosyal Sigortalar Fonu’nun rezervleri baskı altına alınmaktadır ve sorun çözülmezse, bir noktada fonun sürdürülebilirliği tartışma konusu olacaktır.

 

Meslektaşlar,

Bütçe tartışmalarında, elbette önemleri olan ve ciddiyetle ele alınması gereken ekonomik göstergelere takılıp kalma ve büyük resmi gözden kaçırma riski her zaman söz konusudur.

 

Büyük resim ülkemizin geleceğiyle ilgilidir. Önemli sorunların ve kritik zorluklar bu geleceği tehdit etmektedir. Şimdi bunlara değineceğim:

 

Ekonominin önemli sektörleri tekellerin ve oligopol yapıların varlığından zarar görmektedir. Bu durum rekabeti zayıflatmakta; genellikle tüketicilerin aleyhine olacak şekilde mal ve hizmetlerde yüksek fiyatlar dayatan kartellerin oluşmasını teşvik etmektedir.

 

Bankacılık, enerji, perakende ticaret, uluslararası taşımacılık, kamu projeleri ve son dönemde sağlık gibi son derece önemli sektörlerde oligopol yapılar bulunmaktadır.

 

Rekabet Kurumu’nun rolünü yerine getirmekte yetersiz kaldığını üzülerek belirtmek isterim; ayrıca pazar günleri çalışmanın sürdürülmesi gibi hükümet kararları, perakende ticarette rekabeti yok ederek sektörün iki-üç büyük oyuncusunun lehine sonuçlar doğurmaktadır.

 

Daha da tehlikeli olan ise, ülkenin hayati sektörlerinin yabancı sermayenin kontrolü altına girmesi olgusudur.

 

Bankalar ve kredi alım şirketleri yabancılar tarafından kontrol edilmektedir; sağlık sektörünün büyük bir bölümü yabancıların elindedir; uluslararası taşımacılık ve perakende ticaretin çeşitli alanları için de aynı durum söz konusudur.

 

  1. Bu durum, bir başka tehlikeli olguyla bağlantılıdır: gayrimenkullerin üçüncü ülke vatandaşlarına toplu satışı. Kıbrıs gibi küçük, izole ve yarı işgal altındaki bir ada açısından ortaya çıkan ulusal güvenlik sorunlarının yanı sıra, bu toplu satışlar gayrimenkul fiyatlarını arttırmış ve konut piyasasını düşük ve orta gelirli gruplar için ulaşılmaz hale getirmiştir. AKEL bu konuda sınırlama, denetim ve şeffaflık sağlayacak ilgili yasa önerilerini sunmuştur ve bu, AB üye ülkelerinin çoğunluğunun yaptığı uygulamaya uygundur.
  2. Kıbrıs, enerji yetersizliği ve güvensizliği konusunda savunmasız durumdadır. Kritik altyapıların hayata geçirilmemesi, elektrik üretimi için doğal gazın gelişinin ve yatırımların gecikmesi yalnızca ekonomi açısından değil, ülke genelinde büyük tehlikeler oluşturmaktadır.
  3. Enerji alanındaki bu durum, haneleri ve işletmeleri pahalı elektrik maliyetlerine mahkûm etmiş ve ekonominin rekabetçiliğini sınırlamıştır. Avrupa istatistiklerine göre, 2023’te sera gazı emisyonlarının 1990 seviyesinden daha yüksek olduğu tek AB ülkesi Kıbrıs’tır. Bunun nedeni petrole ve fuel-oile olan yüksek bağımlılık, doğal gaz ve depolama olanaklarının eksikliği ile yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji karışımına etkili şekilde entegre edilememesidir.
  4. Enerji alanındaki bu kötü durum iklim değişikliğiyle ve çevresel krizle bağlantılıdır ve Kıbrıs ekonomisinin sürdürülebilirliğini tehlikeye atmaktadır. Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nin çalışmalarına göre, Kıbrıs ekonomisi iklim değişikliğine karşı savunmasız durumdadır ve 2040’a kadar %8, 2100’e kadar %25 küçülme senaryoları söz konusudur. En savunmasız sektörler turizm ve özellikle artan su krizinin etkileri altında tarımdır. Bu kritik konuda hükümetin, Aya Eleni Barınağı dışında, kapsamlı bir planı yoktur. Hükümetin başarısızlığı, atık yönetimi alanında da devam etmektedir, hiçbir plan uygulanmamış ve hedefler gerçekleştirilmemiştir.
  5. Ülkemizin geleceği açısından büyük bir sorun da sosyal ve gelir eşitsizliklerinin artması ve toplumun satın alma gücünün düşmesidir. Artık sadece dar gelirli gruplar değil, orta gelirli gruplar da yüksek yaşam maliyeti ve fiyat artışlarının yol açtığı ekonomik baskıdan etkilenmektedir. Hükümet ekonomiye dair göstergeler için bayram havasında olmaya devam etmekte, sosyal göstergelere ise aldırış etmeyerek Kıbrıs’ı Avrupa’nın en alt seviyesinde yer almasını görmezden gelmektedir.

 

Sosyal göstergeler genellikle elitler, düzenin çevreleri ve hükümettekiler tarafından göz ardı edildiği için bunlardan bazılarını aşağıda sunuyorum:

 

  • Yurttaşların %45’i gelirleri yetmediği için geçinmekte zorlanıyor.

 

  • Kıbrıs’taki emekliler Avrupa’nın en yoksullarındandır. Yoksulluk oranı AB’de %19,2 iken, Kıbrıs’ta %31,5’tir. Yaklaşık 100 bin emekli 415 ile 1000 avro arasında emekli maaşı almaktadır.

 

  • Kıbrıs en çok düşük maaşlı çalışan bulunan ülkeler arasında yer almaktadır (AB ortalaması %20, Kıbrıs’ta ise %14,7).

 

  • Kıbrıs’ta emekçiler AB ortalamasına göre çok daha fazla çalışmakta ancak %40 oranında daha düşük ücret almaktadır.

 

  • Kıbrıs’ta çalışanların ortalama kazançları AB ortalamasının %30 altındadır.

 

  • Emekçilerin dörtte biri brüt 1750 avronun altında maaş almakta ve bunların neredeyse yarısı asgari ücret seviyesinde bulunmaktadır.

 

  • Artık giderek daha az yurttaşımız sosyal yardımlar sonrası yoksulluk tehlikesinden kurtulabilmektedir. Bugünkü oran %12,5 olup, 2021’e göre %10 artış göstermektedir.

 

  • Yurttaşlarımızın dörtte biri beklenmedik masrafları karşılayamazken, üçte biri ekonomik nedenlerden dolayı bir haftalık tatile gidememektedir.

 

  • Enerji yoksulluğu Kıbrıs’ta AB’ye göre çok daha yüksektir ve hükümet bunu kısa bir süre önce kabul etmek zorunda kalmıştır.

 

  • Sağlık için yapılan sosyal harcamalarda Kıbrıs, AB’ye göre %15 geride kalmaktadır. Sosyal korumada ise %21 oranında geridedir.

 

  • Engellilik harcamalarında Kıbrıs, AB’de en kötü performansı göstermektedir (AB’de %1,9 Kıbrıs’ta ise %0,6).

 

  • Yüksek öğrenim öğrencilerine sağlanan ortalama mali destek AB ortalamasının %60 altındadır.

 

Bu ve benzeri birçok faktör toplumun çoğunluğunun yaşamını çok zorlaştırıyor. Ve bu durum yüksek fiyatlar, elektrik ve yakıt faturaları, barınma maliyetlerinin yüksekliği ve sosyal devletin birçok eksikliği nedeniyle daha da zorlaşıyor.

 

Bu duruma sadece somut devlet politikaları ve önlemleri ile karşı koyulabilir. Ancak ne yazık ki Hristodulidis Hükümeti’nin böyle bir siyasi irade ortaya koyduğunu görmüyoruz. Atılan adımlar ise bölük pörçük, genellikle geçici ve etkisizdir.

 

Hükümettekiler sorunları görmezden geliyor. Diğerleri ise toplumdaki öfkeyi ve partileri itibarsızlaştırmayı kullanarak sorunlardan sadece bazılarını öne çıkarıyorlar ve bunları sosyal medyada sanki Amerika’yı keşfetmiş gibi sunuyorlar. Ancak pratikte herhangi bir çözüm önermiyorlar.

 

Sorunlar öfkenin boşalmasıyla veya tüm partilerin aynı çuvala koyulmasıyla çözülmez, çünkü tüm partiler aynı değildir. Sorunlar, somut ve uygulanabilir önerilerle çözülür. Kararların alındığı yerde verilen siyasi mücadelelerle çözülür. Hükümet kurumlarında ve Meclis’te. AKEL bunu tutarlılık, süreklilik ve kararlılıkla yapıyor ve güç dengeleri olumsuz olsa bile birçok durumda sonuç almayı başarıyor.

 

  • AKEL’in ortaya koyduğu çabalar enerji alanında zaten yüksek olan maliyetleri daha da artıracak olan sözde “yeşil vergileri” uygulamaktan Hükümeti alıkoydu.

 

  • AKEL’in baskıları Hükümeti elektriğe uygulanan KDV’yi geçici de olsa düşürmeye zorladı; daha önce Hükümet AB’nin bunu yasakladığını iddia ederek karşı çıkıyordu.

 

  • AKEL uyguladığı baskılarıyla Hükümeti “Ne Kadar Atarsan O Kadar Öde” programını uygulama ısrarından geri adım atmaya zorladı; bu program devlet çözüm sunmadığı koşullarda atık yönetim maliyetlerini daha da artıracaktı.

 

  • Aşırı kârların vergilendirilmesi için AKEL’in sunduğu öneriyle yaptığı baskı sonucu Hükümet ve bankalar bankaların aşırı ücretlendirmeler yaptığını kabul etmek zorunda bıraktı ve bankalar–gerçekte az sayıda– bazı tavizler vermek zorunda kaldı. Bankaların aşırı kârlarının vergilendirilmesinin bankacılık sistemi ve ekonomi için risk oluşturmadığı yönünde Avrupa Komisyonu’nun net açıklamasından sonra AKEL ilgili önerisini yeniden gündeme getirdi. Bankaların çıkarlarını koruyan partilerin bundan rahatsız oldukları görülüyor. Partiler bir kez daha, kimin yanında olduklarını göstermek zorunda olacaklar: toplumun mu, bankaların mı, kimi yanındalar? AKEL daima toplumun yanında oldu ve öyle olmaya devam edecektir.

 

Bankaların ve büyük çıkar gruplarının keyfi uygulamalarından toplumun korunması amacıyla AKEL daha birçok öneri sundu ve bunların hayata geçirilmesini talep etti. İlk konutun hacizlerden korunması için öneriler sundu. Kredi borçlarının kalan kısmını kefillerin ödemek zorunda olmaktan muaf tutulmaları için öneriler yaptı. Fahiş ücretlendirme ve istismar edici maddeler halinde etkin hukuki koruma bankaları koruyan partiler tarafından 2018 yılında kaldırılmıştı; AKEL bu korumanın yeniden sağlanması için öneriler sundu. Borçluların mülklerine yönelik saldırılarını arttıran Kredi Satın Alma Fonları’nın denetimi için öneriler yaptı. Bankaları koruyan aynı partiler tarafından sağlanan ve tüm sorunlu kredilerini bu fonlara aktararak portföylerini temizleme olanağı veren bir araç vardı. Bankalar portföylerini temizledi ancak geri ödenmeyen kredilerle ilgili sorunlar nedeniyle toplum sıkıntılar yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden hacizlerle ilgili konuları tekrar gündeme getirdik ve bu konularda da sunduğumuz öneriler var.

 

Bankalarla ilgili tüm bu konularda aynı tabloyu görüyoruz: Başta DİSİ ve DİKO olmak üzere belirli partiler -Hükümetin de desteğiyle- her zaman bankaların çıkarları lehine oy kullanıyor ve asla toplum lehine oy kullanmıyorlar. 2013 krizi söz konusu olduğunda bile, bu partiler ve Hükümet ülkenin kurtarma programını hayata geçirmesine neden olan bankaların suçlarını aklıyor ve sorumluluğu başkasına yüklüyorlardı. Bu durum Avrupa Komisyonu’nun Nisan 2013 raporunda açıkça belirtmiştir. Bu Partiler için bankalar her şeyin üzerindedir. Bu yüzden onlara “bankaların koruyan silahşorlar” dediğimizde alınmamaları gerekir.

 

Bize “bankaları istemiyorsunuz, bu yüzden onlara karşı oy veriyorsunuz” diyorlar. Mantığı tersine çeviriyorum: Sürekli bankaların lehine oy kullananlar, toplumun aleyhinedir.

 

Meslektaşlar, Kıbrıs istikrar ile karakterize edilen ve dinamik bir büyüme sunan yeni bir kalkınma modeline ihtiyaç duymaktadır. Kalkınma vizyonumuz üç temel bileşeni bir araya getiriyor: ekonomik büyüme, emekçilerin gelirinin arttırılması ve sosyal devletin güçlendirilmesi.

 

Yeni kalkınma modeli şunları hedeflemelidir:

 

  • Çevresel değişim faktörünün ekonomik sisteme entegre edilmesi ve iklim krizinin yarattığı yeni koşullara uyum sağlanması ile gerçekleştirilebilecek olan sürdürülebilir kalkınma.
  • Artan gelir ve sosyal eşitsizliklerine karşı mücadele.
  • Ekonomik yüklerin, her bireyin mali kapasitesine göre dağıtımı.
  • Emekçilere haklarına ve saygın ücrete sahip olacakları istihdam olanaklarının ve emeklilere saygın emeklilik maaşlarının sağlanması.
  • Girişimciliğin, özellikle ekonomimizin temel direği olan KOBİ’lerin desteklenmesi.
  • Plansız kalkınmadan kaynaklanan çevresel tahribatının önlenmesi.
  • Hem özel sektörde hem de kamu sektöründe ekonomik faaliyetlerin tüm seviyelerinde eşitlik ve adaletin sağlanması.

 

Ülkemizin karşı karşıya olduğu kritik sorunlar ve büyük zorluklar konuşulurken konu kaçınılmaz olarak açık olmaya devam eden yaraya, Kıbrıs sorununa gelir. Türkiye’nin işgalinin ve fiilen bölünmenin devamı, ülkemiz için sürekli bir tehlike kaynağıdır. Bölgemizde ve başka yerlerde yaşanan son gelişmeler, sözde donmuş çatışmaların sıcak çatışmalara dönüşebileceğini yeniden doğrulamıştır. Bu tehlikeyi gelecek nesillere miras bırakma hakkımız yoktur.

 

Kıbrıs sorunundaki belirsizliğin devamı ülkemizin fırsatları ve potansiyelleri değerlendirmesini engelliyor. Sadece Kıbrıs sorununun çözümü ve dolayısıyla Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi enerji ve su gibi sorunların çözümünde dinamikleri ve potansiyelleri serbest bırakabilir.

 

AKEL için her zaman ve net olan şudur: mevcut durum bir seçenek olamaz. Çözüm çabalarını sona erdiremeyiz. BM kararlarında belirtilen şekilde siyasi eşitliğin olacağı iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çerçevesinde çözüme ulaşma çabalarını kararlılık ve ısrarla sürdürmeliyiz.

 

Kıbrıs sorununda yaşanan çıkmazlar ve durağanlıklar asla çözüm yönünde yardımcı olmadı. Çözüme ulaşamadan geçen zaman Kıbrıs halkının lehine değildir. Tam aksine zamanın geçmesi, Kıbrıs’ın kalıcı olarak bölünmesini isteyenlere hizmet eder. Bu, 1974’te Kıbrıs’ımızda yaşadığımız felakete yol açan nefreti, fanatizmi ve milliyetçiliği yayan aşırı sağcı ELAM’ın işine gelir. Çözüme ulaşılamaması aynı zamanda Türkiye’ye de hizmet eder; Türkiye fiilen bölünmeyi kalıcı hale getirme hedefiyle çıkmazı kullanmaktadır.

 

Bu dönemde Kıbrıs sorunundaki hareketlilik Kıbrıstürk toplumunun yeni liderini belirlemesiyle arttı. BM Genel Sekreteri çıkmazın aşılması ve müzakerelere 2017’de kesintiye uğradığı yerden devam edilmesi için yeni bir Gayri Resmi Genişletilmiş Toplantı düzenleme niyetini açıkladı.

 

BM Genel Sekreteri Guterres’in bu girişiminde Kıbrısrum tarafı destekleyici ve yardımcı olmalıdır. Müzakerelerin kesintiye uğradığı yerden devam etmesi konusundaki görüşü tam ve net bir şekilde desteklemeliyiz. Bu da varılan yakınlaşmaların ve genel olarak müzakere müktesebatının korunması ve Guterres Çerçevesinin değerlendirilmesi demektir. Beklenen gelişmeler ışığında Kıbrısrum tarafı çözüm hedefine ulaşma çabasına olumlu yanıt verebilmek için gerekli olan şekilde hazırlanmalıdır.

 

AKEL için Kıbrıs sorununun çözümü siyasi gündeminin her zaman birinci önceliğidir. AKEL inisiyatifleri, girişimleri, eylemleri ve politikalarıyla işgali sona erdirecek, ülkemizi ve halkımızı, Kıbrıslırumları ve Kıbrıslıtürkleri yeniden birleştirecek, halkımızın tümünün insan haklarını ve temel özgürlüklerini yeniden tesis edecek bir çözümün sağlanması ve desteklenmesi için gerekli koşulları ve olumlu verileri yaratmaya çalışır. Gelişmeler ışığında AKEL bu çabalarını daha da arttıracaktır. Bu vesileyle bir kez daha vurgulamak isterim ki, AKEL muhalefette olmasına rağmen, çözüm yönündeki tüm çabaları ve girişimleri destekleyecektir. Bunu geçmişte yaptık, şimdi de yapacağız! Bizim için Kıbrıs’ımız her şeyden önce gelir, her şeyin üstündedir!

 

Kıbrıs 2026 yılına birçok sorunla ve geleceğini tehdit eden ciddi zorluklarla giriyor. Özellikle istikrarsız bir bölgede, ülkemizin uzun vadeli planlamalara, sürdürülebilir bir ekonomiye, güçlü sosyal politikalara, ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyacı var. Çünkü günün sonunda, uygulanan politikaların sonuçlarını yurttaşlar yaşamaktadır ve bugün toplumun çoğunluğunun zor durumda olup sıkıntılar çekmesi tesadüf değildir.

 

Bu gerçeklik karşısında, toplumun ve insanlarının desteklenmesi bir seçenek değil; bir yükümlülük, bir zorunluluktur. Ve AKEL olarak biz tam olarak bunu yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. Yüz yıldır yaptığımız şey budur ve bunu tutarlılık, güç ve kararlılıkla yapmaya devam edeceğiz. Halktan aldığımız gücü onur, adalet ve bu ülkenin geleceğini savunan mücadelelerimizi sürdürerek halkımıza veriyoruz.

 

PREV

AKEL ve CTP'den sporda iş birliği adımı

NEXT

AKEL heyeti Dipkarpaz’daki Kıbrısrum okullarını ziyaret etti