Yorgos Lukaidis: “Trump tıpkı Neron gibi, ardında yıkım bırakan bir iktidarın sembolü”
Tarih Nero’nun Roma’yı yakıp yakmadığı konusunda hiçbir zaman kesin bir sonuca varmadı. Ancak daha önemli bir sonuca ulaştı: O, sınır tanımayan, keyfilikle beslenen ve arkasında yıkım bırakan bir iktidarın sembolüdür. 21. yüzyılda ise mitlere atıfta bulunmaya gerek yok. Aşırı sağcı lider Donald Trump, uluslararası hukuk düzeninin gerçek anlamda bir kundakçısı olarak şimdiden kayda geçmektedir.
Söylediklerini ve yaptıklarını yorumlamıyoruz; doğrudan kendi eylem ve açıklamalarına atıfta bulunuyoruz.
Trump, Küba hakkında konuşurken “onu almanın onuruna sahip olacağını” ve hemen ardından “… onunla istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum” dedi. Grönland için de aynı sömürgeci mantıkla “onu bir şekilde alacağız” ifadelerini kullandı. İran’ın Kharg Adası hakkında ise “sadece eğlence için birkaç kez daha vurabiliriz” dedi.
Bu ifadeler, insan aklının kavramakta zorlanacağı türden sözler değil; aksine uluslararası hukuka saygı gösteriyormuş gibi bile yapma gereğini duymayan bir politikanın açık ifadesidir. Önceki Amerikan yönetimlerinin aksine Trump, “istediği her şeyi yapabileceğini” açıkça söylemektedir. İşte bu niteliksel sıçramadır; uluslararası meşruiyet kavramının tamamen ve alenen hiçe sayılmasıdır.
Benjamin Netanyahu ve Donald Trump görüldüğü üzere, masum çocukların, kadınların ve sivillerin kanıyla doymuş değiller. Gazze’de iki yıl süren ve sivillerin öldürülmesinin günlük bir uygulamaya dönüştüğü soykırımın ardından, aynı saldırılarında tırmanışı sürdürüyorlar. Vahşet durmadı; yer değiştirdi ve genişledi.
Bugün aynı yaklaşım, İran’a yönelik yeni, son derece tehlikeli ve uluslararası hukuka aykırı saldırıyla kendini göstermektedir. Netanyahu ve Donald Trump, beklendiği gibi sadece bölge açısından değil, tüm insanlık açısından trajik sonuçlar doğuran bir savaşı başlatmıştır. İlk günlerden itibaren kritik altyapılar hedef alınmış, İran’ın üst düzey liderleri öldürülmüş ve yüzlerce çocuğun da aralarında bulunduğu sivillerin bulunduğu okullar vurulmuştur. “Sadece eğlence için” ifadesi, bu günümüzün Nero’nun ne kadar sinik, pervasız ve tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır. Elbette bu, onun liderliğini yaptığı ülke için de geçerlidir; zira ABD’nin sonu gelmeyen emperyalist suçlar listesine Trump’ın yaptıkları da eklenmektedir.
Aynı süreç Lübnan’da da yaşanıyor. Resmî verilere göre sadece birkaç gün içinde yüzlerce sivil hayatını kaybetmiştir, bunların arasında yüzü aşkın çocuk bulunmaktadır. Bu durum savaşın “yan etkileri” değil; sivilleri harcanabilir gören kasti saldırganlığı tırmandırmaya yönelik bir tercihtir.
Hedef alınan liderlere ilişkin siyasi değerlendirmeden bağımsız olarak, devlet liderlerinin öldürülmesi veya kaçırılması, hukuka aykırı ve insanlık dışı yaptırımlar, rejim değişikliği komploları, askeri güç kullanarak kendi isteklerinin dayatılması ve toprak ilhakı tehdidi uluslararası hukukun en temel ilkelerinin açık ihlalidir.
Trump ve Netanyahu’nun işledikleri suçlardan belki de daha endişe verici olan da bunlara gösterilen hoşgörü veya verilen destektir. Trump, ABD içinde hâlâ güçlü bir destek tabanına sahiptir. Avrupa’da ve Kıbrıs’ta ise neredeyse hiç eleştiri dile getirilmeden, yoğun bir suskunluk ve uyum hâkimdir. Elbette sorumluluk hükümetlere aittir; ancak burada halkların ve toplumların rolü öne çıkmaktadır. Çünkü halklar adaletsizlik ve hukuksuzluk karşısında sustuğu takdirde, bu durum kalıcı bir düzene dönüşür.
Mesele çok nettir. Bu uluslararası suçlar karşısında sadece tespit yapmak yeterli değildir; direniş gereklidir. Halkların, toplumsal hareketlerin, ilerici ve Sol güçlerin, barışa, uluslararası hukuka ve insan hayatının değerine inanan herkesin direnmesi gerekmektedir.
Çünkü Netanyahu ve Donald Trump uluslararası hukuk düzeninin kundakçıları gibi davrandığında, suskunluk ve hoşgörü tarafsızlık değildir; suç ortaklığıdır. Buna karşı verilecek tek yanıt kolektif, bilinçli ve kararlı direniştir.